Anasayfa
AnasayfaİletişimHakkımızda

Bir kulun yapacağı en faziletli dua, “Allah’ım, Sen’den dünyada ve ahirette afv u afiyet diliyorum.” diyerek Rabbine yalvarmasıdır

...Hadisler...

Boğalar renk körüdür, bundan dolayı matadorun elindeki beze saldırırlar; rengi ne olursa olsun.

...İlginç Bilgiler...

Hiçbir başarıya çiçekli yollardan ulaşılmaz

...Güzel Sözler...

Site İçi Arama

İstatistik

Merhaba,  

21 Kasım 2014
Cuma
İyi Öğleler

Toplam Konu Sayısı:17121
Editör Sayısı:2

En Son Yürekler ölür Kitabının özeti


Bir yada iki kelime olarak arama yapın.

Bu kez yazar, aşk’ın yanı sıra organ nakli konusuna da dokundurmuş kalemini. Yaşamla ölümün kıyasıya savaştığı yol ayrımında ge-çen çarpıcı bir öykü. Yanı başımızda yaşanıyormuşçasına gerçek…


“Sen, gözlerinden ateşler saçarak, zehirli oklarını bana yöneltirken, ben sana âşık oldum Nehir…”


“Sen, tüm şatafatlı tanımlardan sıyrılıp en doğal halinle, yaramazlık yapan çocuklar gibi boynunu bükmüş bağışlanmayı beklerken, ben sana âşık oldum Deniz…” Yüreklere düşen ilk kıvılcımlar… Sonsuza dek süreceğine inanılan aşk, mutluluk… Ve o uğursuz kaza! Kadının belleğinde kalan son sözcükler… “Sıkı tutun Nehir!…

 

 

KİRAZ KIRMIZISI SPOR ARABA

 

Kaza anını hatırlamıyor.

 

Beyni, kocaman bir pıhtıdan ibaret sanki. Yaşamlarının üzerine aniden iniveren giyotinin, geçmişe ve geleceğe ilişkin her şeylerini acımasızca paramparça ederken ortaya saçtığı kanlardan oluşmuş ağdalı, koyu, yapışkan, kapkara bir pıhtı…

 

Kazayı çağrıştıran tek bir kare var belleğinde. Arabaları, karşı yönden gelirken birdenbire şerit değiştiren kamyonun altına girmeden önce, tüm bedenini şefkatle sarıp sarmalayan, bildik, ama bu kez onu koruyup kollayamamanın çaresizliğiyle acılı, sessizce özür dileyen bakışlar…

 

Ve onun dudaklarından dökülen son sözcükler:

 

“Sıkı tutun Nehir!…”

 

Önce trafik ekipleri geliyor kaza yerine. Ardından ambulanslar. Yarım saat öncesine kadar dingin bir şehirlerarası yol kimliğini sürdüren Kuşadasıİzmir yolunun Seferihisar kavşağı, bir anda ana baba gününe dönüveriyor.

 

Kasası sebze meyve yüklü kamyonun sol yanına ok misali saplanmış kırmızı, son model spor araba tanınmayacak halde. İçindeki genç kadınla erkeği güçlükle dışarıya çıkarıyorlar.

 

Boyunluklar takılıyor. Üzerlerine uzatıldıkları sedyelerle beraber, iki ayrı ambulansa alınıyorlar.

 

“Bilinç kapalı. Nabız zayıf…”

 

“Tansiyon düşüyor. Hasta şokla…”

 

“Ameliyathane hazırlansın. Birkaç dakikaya kadar oradayız. İki ağır hastamız var…”

 

Bütün bunlar yaşanırken, kamyon şoförü zıpkın gibi ayakta. Olayla zerrece ilgisi olmayan bir yabancı gibi kayıtsızca izliyor gelişmeleri.

 

“İki gündür uyumamışım ahi,” diye ifade veriyor trafik polisine. “İçim geçmiş.”

 

Ulusal haber ajansının acar muhabiri ise. ertesi günün gazetelerinde yer alacak haberin çatısını çoktan kurmuş… Kamyonun altında akordeonu dönmüş Lambanın yakın plan fotoğrafını da ekledi mi, işi tamamdır.

 

“Bu arabadan sağ çıktılar!” diye çakacak başlığı. Yaralıların yaşayacağı şüpheli ama. haberi geçtiği anda sağlar ya, gerisi ilgilendirmez onu.

 

Ancak, ajans muhabirinin bilmediği bir ayrıntı var. Altına imzasını atacağı yazıyı, duyula duyula kanıksanmış türden kaza haberleri arasından çıkarıp duygusal yönü ağır basan, masalsı hır kimliğe kavuş tutabilecek özel bir ayrıntı…

 

“Kazada ağır yaralanan genç çift. balayı seyahatinden dönüyorlardı .”

 

Bu başlığı atsaydı; vereceği açılımı geniş, sündürülmeye son derece açık haber, üçüncü sayfadan ilk sayfaya. hatla manşetlere bile taşınabilirdi…

 

O genç çift, başlarına geleceği önceden kestirebilselerdi, gene aynı kiraz kırmızısı arabayı seçerler miydi, orası meçhul.

 

İki ay olmuştu evleneli… İş yoğunluğundan, balayı yapmaya fırsat bulamamışlardı. Antalya’daki, Nehir’in katılması gereken seminer olmasa, hiç bulamayacaklardı belki de.

 

“Hem iş, hem tatil,” demişti çiçeği burnunda kocası. “Seminerin ardından, neden gönlümüzce bir balayı yaşamayalım ki?”

 

Antalya Havaalanı’na iner inmez, ilk işleri araba kiralamak olmuştu. Model ve renk önemli değildi, ayaklarını yerden kessin, yeterdi. Ama Nehir, alev alev yanan kıpkırmızı spor arabayı görür görmez vurulmuştu.

 

Arabanın ön koltuğuna, kocasının yanına kurulurken. “Şeytan yalnızca sunar, insan isterse seçer!” diyen Oscar Wilde”ı haklı çıkaracak bir davranışın içinde olduğunun farkında bile değildi…

 

 

TAKVİMİ BAŞA SARARSAK…

 

Bir yıl önce tanışmışlardı. Nasıl olduğunu ikisi de anlayamamıştı ama, çekişmeler ve pürüzlerle başlayan iş ilişkisi, umulmadık başarılara kapı açmakla kalmamış; zaman içinde tutkulu bir aşka dönüşüvermişti. Hem de biri otuz. diğeri otuz dört yaşında, işlerinden başlarını kaldıramayan iki işkoliğin, âşık olma şanslarının gitgide azaldığını, bundan sonraki beraberliklerini rastlantıların yönlendireceğini düşündükleri bir dönemde…

 

İşte o gün!

 

Diğerlerinden farksızmış gibi başlayan, farklılığını sıradan görünüşünün ardına gizlemiş, o pazartesi sabahı…

 

Etiler Caddesi üzerindeki ünlü iş merkezinin altıncı katındaki Nokta Reklam Ajansı ‘nda yeni bir iş günü başlıyor.

 

Her duruşunda birkaç çalışanı büroya bırakan asansörün son konuğu Nehir. Geç kalmış; cam bölmelerle birbirinden ayrılmış şeffaf odacıkların kapılarından aceleci “merhaba”!ar yollayarak hızlı adımlarla odasına doğru yürüyor. Sorumlusu olduğu, kısa bir koridorla diğerlerinden ayrılan bölüme ulaştığında derin bir soluk alıp kısacık bir “günaydın”la selamlıyor asistanını.

 

“Trafiğe takıldım gene,” diyerek telaşla odasına girmeye hazırlanırken, “Hiç oturmayın isterseniz,” diye gülümsüyor Nurcan. “Nevzat Bey, odasında sizi bekliyor,”

 

Bu saatte mi, diyecekken kendini tutuyor Nehir.

 

Her pazartesi, Nevzat Bey’le karşılıklı oturup kahvelerini yudumlarken, şirketin haftalık çalışma programını saptamaları alışılagelmiş bir durum. Ancak, daha önce patronunun odasına hiç bu kadar erken çağrılmadığını düşünüyor Nehir.

 

Toparlanması uzun sürmüyor. Kolunun altına sıkıştırdığı, son günlerde üzerinde en çok çalıştığı iki dosyayla Nevzat Bey’in kapısını tıklatırken, biraz önceki telaşlı halinden eser yok.

 

Fazlaca özveri isteyen, duyguların yanı sıra beyin gücü ve yaratıcılıkla beslenen, çok farklı bir iş reklamcılık. Her meslekte başarıyı yakalamak için geçerli sayılan temel özellikler, reklamcılıkta yetersiz kalabiliyor. Bir anda değişebiliyor şartlar. Bu yüzden de yeni şartlara uyum sağlama yeteneği ve becerisi olmayanlar, bu kapıdan içeri adımlarım atamıyorlar.

 

Nehir de tüm sıra dışı gelişmelere, tüm olağanüstülüklere şaşılası bir ustalıkla ayak uydurabildiği için burada ve bu konumda değil mi zaten?

 

Nevzat Bey, gizlemekle zorlandığı bir heyecanla karşılıyor Nehir’i. Patronunu iyi tanır Nehir; önemli çalışmaların öncesinde, ses getirecek projelere karar verme ya da imza alma aşamasında, hep böyle olur Nevzat Bey.

 

Yanılmamış…

 

Uzun toplantı masasının bir ucuna geçip karşılıklı oturduklarında, Nehir’in önüne koyduğu dosyaları elinin tersiyle itiyor Nevzat Bey.

 

“Konuşmamız gereken çok daha önemli konular var.” diye gülümsüyor. “Duyduklarına inanamayacaksın!”

 

“Cumartesiden bugüne ne değişti Nevzat Bey?” diye patronunun gülüşünü paylaşıyor Nehir. “Bizden habersiz, tatilde de mi çalışıyorsunuz yoksa…”

 

“Asla! Dinlenirken iş aramıyorum, ama iş beni bulursa itiraz ermek anlamsız olmaz mı?”

 

Yakalamak için elini uzattığı iş fırsatının coşkusuyla çocuklaşmış gibi. Aynı coşkuyu Nehir’e de aşılamak için anlatacaklarını belli bir sıraya dizmeye çalışıyor.

 

Şirketteki dördüncü yılı Nehir’in.

 

Boğaziçi Üniversitesinden mezun olur olmaz Amerika’ya giderek işletme mastırı yaptı. Ardından, bir yıl daha kalıp başarılı bir iş deneyimiyle döndü Türkiye’ye. Reklamcılık, aklına gelebilecek belki de en son işti. Hiç hesapta yokken, üniversitedeki marketing (pazarlama) hocasının telkinleri ve aracılığıyla başvuru yaptı; güçlü özgeçmişi sayesinde onlarca aday arasından seçilerek, “strateji danışmanı” sıfatıyla şirketteki işine başladı… 

Kitaplar>>Roman Özetleri
28.12.2012 07:02
3262 Okunma



Bilgi Paylaşım Sitesi 2011